Çocuklar sokakta. Sadece sokakta
yaşayan, mekânı sokak olan çocukları
kast etmiyoruz. Kentlerde çocukların
önemli zamanlarını sokakta
geçirdiklerini görüyoruz. Özellikle
göçün yaşandığı, kentleşmenin henüz
emekleme aşamasında olan ama
gecekondunun bir adım ötesindeki
kentsel alanlarda çocukların sokağı
ele geçirdiklerine şahit oluyoruz.
Bir anlamda sokağın çocukları ele
geçirdiğini de söylemek de tabii ki
mümkün!
Diyarbakır gibi kentlerin arka
sokaklarında yürümeye başlamış ama
henüz konuşmayı öğrenmemiş
çocukların kent sokaklarında
çamurun, çöplerin, büyüklerin,
esnafın arasında oynadığına buraları
gezen herkesin görebileceğini
söylemek isteriz. Bu durumdan anne
ve babaları sorumlu tutmak pek
mümkün değil. Köyden o veya bu
nedenle ama tamamen çok istekli
olmayan bir kararla kente göç eden
insanların, köy alışkanlıklarını bir
anda değiştirmelerini beklemek
imkânsız. Köyde çocukları köy
meydanında veya kırlarda görmeyi ne
kadar doğal karşılıyorsak, köyden
kente yeni göçen insanların
çocuklarını da evin dışında görmek o
kadar doğal olmalı. Anne ve baba,
anne ve babalarından gördüklerini,
kendi yaşamlarını uyguluyorlar.
Ama burası kent! Kent sokağı köye
benzemiyor. Köyün görünmez koruyucu
kolları kentlerde yok. Gecekondunun
feodal yapısı da koruyucuydu. Ama
kent sokakları çocuklar için
tehlike. Çeteler, uyuşturucu ve
uyarıcı madde satıcıları, fuhuş
pazarlayıcıları hep sokakta.
İstanbul'un yarı kentsel veya varoş
adını verebileceğimiz semtlerinde de
durum farklı değil. Belki burada
sokaktaki çocuğun yaşı köye göre
biraz daha büyük. Ama sonuçta
kanunen çocuk denecek yaşta olan
insanlar zamanlarının önemli bir
bölümünü sokakta geçiriyorlar. Büyük
kentin trafiği küçük çocukların
sokağa çıkmasını engelliyor ancak
büyükler için teşvik edici oluyor.
Çocuğun sokakta olması ailenin
çocukları üstündeki kontrolünü de
azaltıyor. Daha önceleri köyde veya
gecekondu da aile çocuğun kontrolünü
kolaylıkla yaparken, şimdi yapamaz
hale geliyor. Komşular, akrabalar,
tanıdıklar yan sokaktaki çocuk
yanlış veya tehlikeli bir davranışta
bulunursa ailenin hemen ve
kolaylıkla haberi olurken, yarı
kentsel alanlarda çocuklar bu
gözetimden yoksun kalmaktadır.
Aslında bu durum kentte
yabancılaşmanın getirdiği bir
sorundur.
Çocuklar sokakta olunca kurdukları
arkadaşlıklar da sokak kültürüne
uygun arkadaşlıklar olmaktadır.
Sokakta hayatta kalmak veya dik
durabilmek için sokağın kurallarını
iyi bilmek gerekir. Kimi zaman bu
kurallar sizi de içine çekebilecek
türdendir. Bu noktada çocukların
yapacakları, sokak yaşamına ayak
uydurmaktır. Yalan söylemek
gerekiyorsa yalan söylenecek,
uyuşturucu kullanılması gerekiyorsa,
uyuşturucu kullanılacaktır. Okumak
"adam" gibi değerler sokakta hayatta
kalmak için zorunlu değil hatta kimi
zaman gereksizdir.
Böyle bir süreç başlarken aslında
evin çok cazibeli olmaması da önemli
bir nedendir. Evde sürekli azar
işiten veya dayak yiyen bir çocuk
için sokak çekicidir. Sokak aslında
çocuk için özgürlük alanıdır. Anne
ve babanın disiplininden uzak,
istediğini yapabileceği bir alandır.
Her çocuk anne ve babanın
disiplininden kaçmak ve bireyliğini
ilan etmek ister. Ama tüm bu doğal
gelişim süreci yanında evde itici
bir görev görüyorsa, işte o zaman
tek seçenek olarak kalır. Bu
çocuklara "eve git" demek, "git acı
çek" demekten başka bir şey
değildir.
Çocukların bir kısmı tamamen sokak
yaşamını tercih ederken, bir diğer
kısmı ise yaşamlarını "part-time"
evde geçirmeyi kabullenirler.
Aslında ev birer yatakhane veya
oteldir artık onlar için. Ev öğrenme
ve gelişme yeri değildir. Bu
görevleri sokak üstlenmiştir.
Sokağın çocuğa öğretebileceği ise
hırsızlıktır, gasptır, kapkaçtır,
uyuşturucudur.
Bu noktadan baktığımızda anne ve
babanın sorumlulukları çok
önemlidir. Ancak çocuğuyla veya
çevreyle başa çıkamayan anne ve
babanın görevlerini üstlenmek sosyal
kurumlara düşmektedir. Bir anlamda
devlet çocuğa anne ve babalık yapmak
zorundadır. Eğer bunu yapmazsa bu
sorun devlete daha ağır bir yük
olarak geri dönecektir. Bu nedenle
devlet her şeyi anne ve babadan
beklememelidir! Bugüne kadar "her
şeyi devletten beklemek gerek"
düşüncenin karşısında yer alan bu
yeni kavram aslında sosyal devletin
gereğidir.
Sivil toplum kuruluşları veya yerel
yönetimler de bu sorunun çözümünde
yer alabilir. Etüt merkezleri, uğraş
merkezleri, özel eğitim merkezleri
bu çocukları sokaktan uzak tutacak
etkinlikler olabilir. Kimi zaman bu
etkinlikleri düzenlemek için sivil
toplum kuruluşlarını devlet
destekleyebilir. Bir başka deyişle
sivil toplum kuruluşları bu alanda
devlete yardımcı olmaktan ziyade
devlet bu kuruluşlara destek
olmalıdır. Böylece daha etkili
girişimler yapmak mümkün
olabilecektir.
Son yıllarda çocuk ve gençler
arasında madde kullanımının
arttığını görüyoruz. Herkes bu
sorunun yaygınlaşmasını önlemek
niyetini ve isteğini taşıyor.
Özellikle sentetik uyuşturucuların
yaygınlaştığını görüyoruz. Giderek
sosyoekonomik düzeyi düşük kent
kesimlerine bu sorunun yayıldığını
saptıyoruz. Ülkemizde madde
bağımlılığı sorununun diğer ülkelere
göre daha düşük oranda olduğunu, ama
hızlı bir artış gösterdiğini
söylemek mümkün. Bu nedenle
önlemenin de tam zamanı.
Uyuşturucuyu önlemek çocuklara birer
saat uyuşturucunun zararlarını
anlatmak olmaz. Uyuşturucuyu önlemek
sosyal sistemin aksadığı noktalarda
devreye girerek olur. Kentleşmek
modernleşmenin bir gereğidir. Ama
kentleşmek yeni hastalıkları da
beraberinde getirir. Bu tür
hastalıkları tamamen önlemek mümkün
olmamakla beraber, hastalıkların
şiddetini azaltmak elimizdedir.
Yoksa hayatta kalamayız!
Diyanet dergisinde yayınlanmıştır