ana sayfa

| iletişim | eski ogelk.net |
Ara  
 

 
Ana Sayfa  » Herkes için... » Ruh Sağlığı » Fiziksel hastalıklarda ruhsal durum » Kardiyovasküler (kalp damar) hastalıkların psikiyatrik yönü PAYLAŞ  

Kardiyovasküler (kalp damar) hastalıkların psikiyatrik yönü

 

Heyecan, sevinç, korku, tiksinti, aşk, üzüntü gibi duygularımızı   tanımlarken   aslında bu duyguların vücudumuzda yol açtığı somatik değişiklikleri adlandırırız. Tiksintiyi, mide bulantısı; korkuyu, tüylerimizin diken diken olması; sevinci, içimize hafiflik ve refahlık gelmesi; üzüntüyü, göğsümüze bir taş oturması ve heyecanı, nefesimizin   daralması   ile   tanımlamaya   çalışırız. Duygularımızı tanımlamak için en çok yardımına başvurduğumuz organlardan biri de kalbimizdir. Kalbin çeşitli duygu ve davranışların tanımlanması için kullanılışı çok yaygındır. “Mangal gibi yüreği var”, “tavşan yürekli”, “cesur yürekli”, “kalpsiz”, “taş kalpli”, “kalbim duracak gibi oldu”, “sıcacık yüreği var”, gibi içinde kalp sözcüğünün geçtiği birçok deyimi günlük yaşantımızda çok sık  kullanırız.

Kalbin ve diğer organların duygularla olan ilgisini çok bilinçli olmadan bu denli sık kullanmamız, bir rastlantıdan öte bir gerçeği vurgulamasındandır. Kardiyovasküler sistem ile psişik yapı arasındaki ilişkinin önemi, deyimlerde sık sözü geçen kalbimizin toplumda yaşamsal önemi en fazla olan organ olarak değerlendirilmesiyle ve kardiyovasküler hastalıkların toplumdaki görülme sıklığının oldukça yüksek olmasıyla açıklanabilir. Mide ülseri olan bir bireye göre kalp hastası olan bir birey kendisini doğal olarak ölüme daha yakınmış gibi hisseder. Bu da önemli bir risk faktörü olan stresin artmasına yol açar.

Toplumda görülme sıklığı yüksek olan kardiyovasküler hastalıkların her bireyin yaşamı boyunca yaşadığı psişik dalgalanmalardan ne derece etkilendiği sorusu çok sık araştırılan bir konudur. Kardiyovasküler hastalıklar ile psikiyatrik bozukluklar arasındaki etkileşim çift yönlüdür. Kardiyovasküler hastalıklar  psikopatoloji nedeniyle etkilenebildikleri gibi; kardiyovasküler bir hastalığın ortaya çıkması da psikopatoloji gelişimine yol açabilir.

Kardiyovasküler hastalıkların risk faktörleri olarak bilinen sigara içme ve yüksek kolesterolün, kişilik yapısı ve stresten etkilendiği bilinmektedir. Psikiyatrik bozukluklar ile risk faktörlerinin etkileşimi de bu nedenle önemli olmaktadır.

Bu yazıda risk faktörlerinin kardiyovasküler hastalıkların psikosomatîk yönünü oluşturmadaki rolleri göz önünde bulundurularak kardiyovasküler ve psikiyatrik bozukluklar arasındaki karşılıklı etkileşim incelenecektir.

Fiziksel Aktivite

Özellikle kardiyovasküler hastalıklarda koruyucu bir önlem olarak düzenli fiziksel aktivite çok yaygın bir biçimde önerilmektedir. Semptomatik koroner arter hastalığının ortaya çıkmasından sonra, öncelikle egzersiz programlarından oluşan kardiyak rehabilitasyon programlarının sonucunda, kardiyovasküler mortaliteyi de içeren tüm ölüm olaylarında % 25 oranında bir azalma olduğu saptanmıştır.

Orta ve ağır düzeyde depresif semptomları olan hastaların egzersizden anlamlı düzeyde yararlanamadıkları bulunmuştur. Bunun tersine psikiyatrik açıdan asemptomatik olan veya hafif depresif yakınmaları olan kontrol grubunda egzersizin çok önemli düzeyde bir etkisinin olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlar depresif semptomların hastanın egzersizden elde edebileceği yararları kısıtladığını göstermektedir ve bu bulgu rehabilitasyon programlarının düzenlenmesi aşamasında göz önüne alınması gereken çok önemli bir bulgudur.

Kolesterol

Yüksek kolesterol düzeyleri ile koroner arter hastalığı arasındaki ilişki bilinmektedir. Koroner arter hastalığının önlenmesinde düşük kotesterollü diyetler yaygın olarak kullanılmaktadır. Yapılan çalışmalarda primer önleme çalışmalarında serum kolesterolünün düşürülmesine ve koroner arter hastalığının insidansının azaltılmasına karşın toplam yaşam süresinin uzamadığının bulunması ilginçtir.  Primer  önleme  çalışmalarının meta-analizi sonucunda koroner arter hastalığına bağlı ölümlerin azaldığı, total mortalitenin değişmediği ve koroner arter hastalığına bağlı olmayan ölümlerde belirgin bir artış olduğu görülmüştür. Bu ilginç bulgu daha da açıldığında kolesterolün düşürülmesi için tedavi gören grupta ölümlerdeki artışın kaza, intihar ya da saldırganlıktaki artışa bağlı olduğunun görülmesi daha da ilginç bir tablo ortaya çıkarmıştır. Kolesterolün düşürülmesi programına katılan deneklerde kaza, intihar ve saldırganlıktaki artışın nedeni açık değildir. Bu durum kolesterolün davranış üzerine olan doğrudan etkisine, yapılan diyetin yarattığı strese ya da şu anda bilinemeyen başka bir takım nedenlere bağlı olabilir. Diyet yapmayan kişilerde kolesterol ile davranış arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır.

Yapılan bir çalışmada maymunlara yüksek kolesterollü ve düşük kolesterollü diyetler verilerek davranışları gözlenmiştir. İki grup arasında gözlenen tek fark düşük kolesterolle beslenenlerde daha açık agresyonun gözlenmesi olmuştur. Yine düşük kolesterolle beslenen maymunların santral sinir sistemlerinde serotonerjik aktivitenin daha düşük olduğu görülmüştür.

Stres

Stresin katekolaminler üzerinden yol açtığı etki birkaç biçimde kendisini gösterir: Kolesterol düzeyleri artar, serbest yağ asitleri artar, kan basıncı yükselir, kalp atım sayısı, miyokardiyal kontraktilite ve kalbin oksijen gereksinimi artar, ventriküler fibrilasyon eşiği düşer ve trombosit adezivitesi artar. Kronik stresi olan depresyonlu hastalarda kortizol düzeyinin arttığı çok önceden bilinmektedir. Kortizol düzeyinin artması kolesterolü artırır, trigliserid düzeyini artırır, sodyum retansiyonu yaparak volümü artırır, periferik vasküler direnci artırır, bunların sonucunda kan basıncı yükselir, toplam ve miyokard içi potasyum düzeyini düşürür, ventriküler aritmi eşiğini düşürür ve aterogenezi hızlandırır. Bu sayılanların her biri kalp hastalığı için önemli birer risk faktörüdür ve bu durum stresin önemini göstermektedir. Stres ile kişilik yapısı arasındaki ilişki önemlidir.

Stres, yukarıda belirtildiği gibi damar volümünde artmaya yol açar. Tedaviye dirençli hipertansiyon olgularıyla yapılan çalışmalarda hipertansiyonu olan hastaların % 15'inin antihipertansif tedaviye dirençli olduğu ve bu direncin en sık olarak damar içi volümündeki yüklenmeyle bağlantılı olduğu bulunmuştur. Hiperventilasyon için alternatif bir yaklaşım modeli olarak sıkıntıdaki bireylerin dikkatlerini bedensel duyumlara odaklaması ve bu duyumları bir felaket habercisi olarak yorumlamaları biçimindeki silsile son yıllarda   kabul   görmektedir. Yani psikosomatik semptomlar, primer olarak psikolojik mekanizmalar kullanılarak ortaya çıkıyor olabilir.

Bir çalışmada trafik gürültüsünün yarattığı stresin etkileri incelenmiştir. Trafik gürültüsünün öznel gerginliği ve  kardiyovasküler  yanıtları  artırdığı  gözlenmiştir. Gerginlik olumsuz kendini değerlendirmeyi, gürültü de gerginliği artırmakta ve olumsuz kendini değerlendirme arttıkça somatik yanıtların   şiddeti  artmaktadır. Trafik  gürültüsü   bugün çoğumuzun yaşamının bir parçası durumundadır ve bu çalışmada görüldüğü gibi psikosomatik hastalıklar için önemli bir risk faktörü olan stresin artmasında önde gelen bir rol oynamaktadır.

Sigara

Sigara içmeyi bırakan koroner arter hastalığı olan bireylerde mortalitenin düştüğü ve miyokard enfarktüsünün azaldığı gösterilmiştir.

Depresyon ile sigara kullanımı arasındaki yakın ilişki bilinmektedir. Sigara kullananlar ve tiryakiler arasında sigara kullanmayanlara oranla geçmişte majör depresif episod öyküsü anlamlı olarak daha fazladır. Sigarayı bırakmakta başarısız olan bireylerin sigarayı bırakmakta başarılı olan bireylere göre aşerme, depresif duygudurum ve konsantre olma güçlüğü gibi yakınmaları sigara bırakmayı izleyen ilk bir hafta içinde daha şiddetli olarak yaşadıkları bulunmuştur.

Kardiyovasküler Hastalıklar İçin Psikiyatrik Risk Faktörleri

Psikiyatrik tablolar genellikle kardiyovasküler hastalıkları olumsuz yönde etkilemekle birlikte bazı psikiyatrik bozukluklar farklı etkiler göstermektedir. Mental stres ve yoğun emosyonel tepkilerin gösterildiği durumların kardiyovasküler olayların tetiklenmesinde rol oynadıkları klinik gözlemlerle belirlenmiş bir gerçektir. Stresli yaşam olayları bu açıdan önem taşır ancak tek başına stresli yaşam olayları   kardiyovasküler   hastalıkların   oluşumundan sorumlu tutulamaz, buna bireysel yatkınlık ve stresle başarılı başa çıkma yöntemlerinin kullanılamaması eşlik etmektedir.

Birçok çalışmada koroner arter hastalığı olan bireylerde psikiyatrik semptomatoloji insidansının yüksek olduğu görülmüştür.

·         Koroner arter hastalığı olan hastaların yaklaşık % 20 ile 40'ında depresif semptomlar gözlenmektedir.

·         Genelde miyokard enfarktüsünün başlangıcında emosyonel nedenlerin varlığı %30-38 düzeyleri arasında değişmektedir.

·         Miyokard infarktüsü sonrasında depresif semptomların görülmesi çok sıktır ve bu semptomlar infarktüsten 18 ay sonrasına dek sürebilmektedir.

Depresif semptomlar motivasyon azalmasına yol açarak hastanın tedavi protokolüne (ilaç, diyet, egzersiz) uyumunu bozmaktadır; hatta bazı hastalarda sigaraya yeniden başlamak, alkol kullanımı, yüksek kalorili-kolesterollü gıda alımı gibi kendi kendilerine zarar verici tutumlar gözlenebilmektedir. "Ölümüm yakınsa kendimi neden daha fazla sıkıntıya sokayım?" biçimindeki düşünce tarzına depresyonlu hastalarda sık rastlanabilir. Majör depresyonun majör kardiyak olayların (miyokard infarktüsü, by-pass ameliyatı, anjiyoplasti ya da ölüm) en önemli ön göstergesi olduğunu bildiren yayınlar vardır. Bir başka çalışmada ise yeterli tedaviyi görmeyen majör depresyonlu hastalarda yeterli tedaviyi görenlere oranla miyokard infarktüsünün belirgin olarak daha fazla olduğu gösterilmiştir. Bu bulgular koroner arter hastalığında görülen depresif semptomların dikkatle araştırılarak tedavi edilmesinin mortalite ve morbidite açısından çok önemli olduğunu göstermektedir.

Sosyal yaşam da koroner arter hastalığı üzerinde önemli etkileri olan bir diğer faktördür. Koroner arter hastalıklarında sosyal destek, mesleki stres ve sosyoekonomik durum gibi etkenler morbidite ve mortaliteyi etkilemektedir. Az arkadaşı olan ve az sosyal ilişki kuran kişilerde mortalitenin arttığı   görülmüştür. Sosyoekonomik düzey ile koroner arter hastalığı mortalitesi arasında tersine bir ilişki vardır. Çalıştıkları işlerin kontrolünün kendisinde olmadığı kişilerde miyokardial iskemi sıklığının daha fazla olduğu gösterilmiştir

Panik bozukluğu ile mitral kapak prolapsusu arasında anlamlı ilişkiler olduğu bilinmektedir. Ancak bu iki hastalık arasındaki ilişki halen çok açık değildir ve birinin diğerine predispozisyon yaratıp yaratmadığı ya da altta yatan etyolojilerin aynı olup olmadığı tartışılmaktadır.

Somatizasyon bozukluğunda kardiyovasküler semptomlar çok sık gözlenir. Somatizasyon bozukluğunda gözlenen bu belirtiler hekimi aldatabilir. Depresyon ya da panik gibi hekim tarafından daha kolaylıkla tanınabilecek belirtilerin olmayışı da hekimin hastada ruhsal bir bozukluk düşünmesini geciktirecektir. Bu nedenle bu hastalarda somatizasyon bozukluğu akılda tutulmalıdır.

Böyle bir hastada...

Kardiyovasküler hastalığı olan bireylerin dahiliye ya da kardiyoloji kliniklerinde hekimleriyle olan ilişkileri de önemlidir. Muayeneyi yapan hekimde de kardiyovasküler hastalık riski bulunuyorsa bu durum hastaya empati yapmayı  kolaylaştırabileceği  gibi  hekimin hastadan uzaklaşmasına da neden olabilir. Hasta kalp hastalığı konusunda büyük bir korku içinde ise hekimler kendi anksiyetelerinden kaçınmak amacıyla kendilerini hasta ile ilişkiden uzak tutabilirler. Hasta güçlü bir yadsıma içindeyse bilinçdışı bir ölüm korkusu yaşayan hekimler yalnızca hastayla değil hastalıkla da aralarına mesafe koyarak hastanın yadsımasına katılabilirler. Bu da tedavinin aksamasına yol açabilir.

Daha genç hekimler ise karşıt yönde bir hataya sürüklenebilirler. Risk faktörlerine karşı bir saldırı başlatarak hastanın savunmalarını kırmak amacıyla doğrudan hastanın yadsıma davranışının üzerine yönelebilirler. Böyle bir davranış genellikle hastanın anksiyetesini ve hastanın hastalığı yadsıma gereksinimini artırır. Hayal kınklığına uğrayan hekim öfkelenerek hastaya hastalığının sürdürdüğü vurdumduymaz, disiplinsiz, "kendine zarar verici" yaşam tarzından kaynaklanan bir hastalık olduğunu söylemeye başlayabilir. Zaten hastalığından dolayı kendini umutsuz, depresif ve suçlu hisseden hastalarda bu yaklaşım sonucunda suçluluk, umutsuzluk ve depresif bulgular artabilir. Depresyon ise yukarda değinildiği gibi kardiyovasküler hastalıklar için başlıbaşına çok tehlikeli bir risk faktörüdür.

Miyokard enfarktüslerinin, dünya savaşları sırasında 7-10 kat daha fazla ortaya çıktığı görülmüştür.

 
 

Kişisel

Herkes için...

Akademik

web siteleri